Uzun İnce Bir Yolun 80 Kilometresi - Tuz Gölü 100 Mil Yarış Raporu DNF 21/08/2026
Sonsuz Beyazlığın Çağrısı: Neden 100 Mil?
100 mil = 160 km. 8 yıl önce koşmaya başladığımda bu mesafenin koşulabileceğine inanmam çok zordu. 2018 yılında ikiz çocuklarım doğduktan sonra sürekli mesafeleri artırdım; 10, 15, 21, 30 derken 42 km+ anlamına gelen ultra maratonlar koşmaya başladım. Bugüne kadar biri 100 km olmak üzere 15 civarında da ultra maraton bitirdim.
Bir Hayal, İki Ayakkabı, Üç Çanta
Yarış günü 100 milde birlikte koşacağımız Servet Abi, destek amaçlı gelecek olan Mehmet Yaroğlu Abi ve ben saat 08:00'de Mersin'den yola çıkacaktık. Yarış bitimi çadırda kalıp pazar günü dönecek şekilde plan yapmıştık. Bu arada Amanos Ultra Trail yarışında Osmaniye Zorkun Yaylası'nda 43 yaşında hayatımın ilk çadır kampı tecrübesini çiçeği burnumda yaşamıştım.Çok sevmiştim ve rahat uyumuştum. Ahmet ile o yarışta çadırı birlikte paylaşmıştık. Ahmet maalesef Amanos 50k yarışında yaşadığı sakatlık nedeniyle 100 mil koşamayacaktı. Ekibimizden Nazan, Servet Abi ve ben olmak üzere 3 kişi kalmıştık 100 milde.
Bir gece önce her 40k'da bir döneceğimiz başlangıç noktasına bırakmak üzere 3 farklı çanta hazırladım. 2 yedek ayakkabı daha koydum. Asıl amacım 80k'da bir ayakkabı değiştirip önemli bir ağrı vb. olmadıkça 2 ayakkabıyla yarışı tamamlamaktı. Hazırladığım çantaların hepsine tişört, şort ya da tayt set halinde koydum. Gece çantalarına iki ayrı rüzgârlık koydum. Yarışın koşulacağı Eskil'de gece 13-14 derece civarına düşüyordu sıcaklık; tedbirli olmakta fayda vardı. Uzun üst de bu çantalara her ihtimale karşı ekledim. İkisi de orada, katlanmış, göreve hazır bir hâlde duruyordu...
Her çantaya eklediğim şeffaf poşetlerin içine beslenme çantaları da hazırladım. Bu çantalarda yeterli sayıdan biraz daha fazla jel, tuz hapı, ileri km'ler için ağrı kesici vardı. 3 no'lu sabah çantasında da güneş spreyi, bedevi şapkası ve ekstra iki suluk eklemeyi ihmal etmedim. Bunların hepsini tekrardan kontrol ettikten sonra çantam hazır olmaya yakındı. Zorunlu malzeme ve yarışa başlayacağım çantayı da ayrı bir şekilde hazırladıktan sonra çantamı kapattım ve 23:00 civarında dinlenmeye geçtim. Biraz adrenalin yüksek olsa da standart bir uyku ile son geceyi geçirdim.
Uyku konusuna gelmişken bir parantez açayım: Koşuya başladığım 8 yıldan beri genelde hep sabah erken saatlerde uykudan fedakârlık ederek uzun koşabildiğimden çoğu zaman 5 saat civarında rutin bir az uyuma problemim var. Bunu 100 mil hazırlığında 2 ay boyunca en azından haftalık ortalamada 6 saat üzerine çıkararak görece düzene koyduğumu söyleyebilirim. Koşuda ve uzun mesafe dayanıklılık sporlarında tartışılmaz bir gerçek vardır:
Ne kadar antrenman yaparsanız yapın iyi dinlenmeden gelişim olmaz.
Yola planladığımız gibi saat 08:00 civarında çıktık. Yolda belki biraz da yolculuk heyecanı bir iki yol ayrımını kaçırınca tahminimizden fazla, 5,5 saat sürdü Eskil seyahatimiz. Yarışta şarj problemi yaşamamak için hem telefonu hem saatimi yolda şarj ettim. Saat 13:40 civarında Eskil Tuz Gölü festival alanındaydık.
Eskil'in öğle güneşi Mersin'inkine benzemiyordu; nemsiz, kuru, doğrudan. Alanda hoparlörden gelen müzik, jeneratör uğultuları birbirine karışmıştı. Tuz yüzeyine bastığımda ayakkabımın altında ilk kez o benzersiz hışırtı sesini duydum.
Hızlıca makarna partisine uğradık. 2 tabak makarna yedim. Uzun süredir görüşmediğimiz koşu dostlarıyla yemek sırasında ve sonrasında kısa bir sohbet ettikten sonra yarış kitlerimizi aldık. Sonra çadır alanına geçtik ve çadırlarımızı kurduk. Tam bizimle aynı saatlerde Mersin Peri Kartin ekibimizden Zeynep, Nazan ve Adana'dan Nuran Hoca da Zeynep'in çekme karavanı ile birlikte alana giriş yaptılar. Kitlerimizi aldıktan sonra Zeynep'in karavanında dinlenmeye geçtik. Yaklaşık 1,5 saat uyuyamasam da gözlerim kapalı, ayaklarımı uzatarak karavanda dinlenmeye çalıştım. Saatler 16:30'u gösterdiğinde kalktık ve son hazırlıklar için harekete geçtik. Yarışın başlangıç saati olan 18:00'e yalnızca 1,5 saat kalmıştı artık.
Öncelikle dropbag'lerimizi (yedek çanta) organizasyona teslim ettik. Benim daha önce de belirttiğim her 40k dönüşü için hazırladığım ve numaralandırdığım tam takım küçük çantalarım ve yarışta giyeceğim ayakkabılarım bu çantanın içindeydi. Ekstradan farklı bir yiyecek ya da içecek bu çantaya koymadım. Servet Abi ve Nazan'da durum biraz farklıydı. Benim hazırladığım tarzda çantanın yanında yiyecek ve içecekler için hazırladıkları iki ayrı soğutmalı çantaları daha vardı. Soğutmalı çantada buzdan sodaya, kolaya, patatese her şey eksiksizdi.
Dropbag'i bıraktıktan sonra karavan ve araçların yanına döndüğümde yarışta koşacağım ayakkabıyı da yedek çantaya bıraktığımı fark ettim. Hemen döndüm, organizasyon masasının o yoğunluğunda ayakkabımı aldım. Ancak artık muhtemelen iyice artan heyecandan yanlış ayakkabıyı aldığımı karavana döndüğümde anladım. Bir kez daha giderek sonunda doğru ayakkabıyı alabildim.
Araçta üstümüzü değiştirip son hazırlıkları tamamladık. Bu sefer de yarış için aldığım, enseyi kapatan çepeçevre trekking şapkasını, Bepanthen kremi ve ağrı kesici kutularını da dropbag'e koymadığımı fark ettim. Onları değişim sırasında çantaya eklemek üzere destekçilerimizden Mehmet Yaroğlu Abi'ye teslim ettim. Ancak yarış sırasında dışarıdan bir şey alınmaması konusunda organizasyonun kararı nedeniyle bir daha bu ekipmanlara ulaşamadım. Bu aslında olması gereken, suistimalin önüne geçecek bir uygulama. Ancak herkese standart uygulanmalı ve mevcut durumlar gözetilmeli.
Başlangıç saatine artık 20 dakika kalmıştı ve start noktasına doğru hep birlikte ilerledik. Son fotoğrafları çekildik. Koşu dostlarından benim gibi 100 mil koşacak Göksel Çelik ve kardeşi Cansel Çelik ile burada ayaküstü lafladık. Aynı zamanda yarış direktörü olan Koç Ayhan Esen'den parkurun bu seneki durumu hakkında son bilgileri aldım.
| Peri Kartin 100 Mil Ekibi |
Artık heyecan tamamen doruktaydı; aylardır beklediğim, sosyal yaşamdan pek çok fedakârlık yaptığım ve yıllardır "Acaba bir gün koşabilir miyim?" dediğim o upuzun 100 mil, yani 160 km yarışının başlamasına artık 5 dakika kalmıştı.
Başlangıç noktasında yerimizi aldık. Kendi kendime son foto ve videoları bu anı ölümsüzleştirmek için çektim ve 10'dan geriye saymaya başladık. 3-2-1 ve o gündüz gece aynı rotada koşacağımız hayale ilk adımı attık. Yarış başladı.
| Arkamdaki Özgür Kaplan ile henüz tanışmadan aynı karedeyiz. |
0–30. km: Gökte Kayan Yıldızlar, Yerde Spartathlon Adımları
Yarışın başladığı saat 18:00'de güneş hâlâ etkisini devam ettiriyordu. Başlangıçta iki hedefim vardı. Birincisi 6:30-6:40 hızlarda gidecektim. İkincisi ise 145 nabzı en azından belli bir süre geçmemeye gayret edecektim. İlkini gerçekleştirdim. Planladığım hızlarda başladım. Ancak ikinci kriter olan nabız 152 ile açılışı yaptı ilk km'lerde. İkinci km'de 156'ya çıktı. Baktım böyle olmayacak, biraz yavaşlayayım dedim. Hissiyatım iyiydi. Ancak nabız bir türlü düşmüyordu.
Mersin'de akşam saatlerinde yaptığım iki antrenmanda da nabız yüksekti. Ancak bunu Mersin'in sıcak havasına ve akşam gün batımına doğru iyice hissedilen neme bağlamıştım. Muhtemelen alışık olunmayan akşam saatinde vücudun sabaha göre daha yorgun olması, aynı gün yapılan ve tahminden uzun süren yolculuk gibi nedenlerle nabız beklediğimden de yüksekti.
Yavaşlamama rağmen nabız düşmedi. Neredeyse artık hedef süremin tabanı olan hızlara geldiğimde daha da yavaşlamak istemedim. Hissiyata göre koşmaya karar verdim. 3. km'den itibaren arkadan bana yetişen bir koşucu ile yan yana koşmaya başladım. 5. km'de :
"Sizin de mi ilk 100 mil?"
diye sormamla yaklaşık 3 saat, 30 km boyunca sürecek yoldaşlığımız başladı. Koşucu arkadaşımın soruma birkaç kez 100 mil hatta üstü olan Spartathlon ve Balaton mesafelerini de koştuğunu söylemesiyle,
"Siz Özgür Kaplan'sınız"
demem bir oldu. Hemen arkasından Spartathlon koşan arkadaşlarım olduğundan aslında kendini tanıdığımı, ancak gerilerde olduğu için aynı hızda gideceğimizi pek tahmin de etmediğimden önlerde olur diye düşündüğümü ekledim. Özgür Kaplan soruma uzun yarışlarda hep yavaş başladığını ancak hızını km'ler ilerledikçe sabit tempoda devam ettirdiğini söyledi. Kulağa çok mantıklı gelen bir stratejiydi. Ancak uygulaması o kadar da kolay değildi. Çok sabırlı, kontrollü koşmak gerekiyordu.
Kilometreler ilerledikçe muhabbet koyulaştı. Bir Spartathlon kahramanını yakalamışken normal antrenman hacmini ve tarzını da sordum. 42 km'lik uzun antrenmanlarını 5:00 pace'lere yakın koşabiliyordu. Ancak buradaki hızı km başına yaklaşık 1,5 dakika daha yavaştı bilinçli bir şekilde. Aslında aynı hesapla gittiğimizde ben de genelde uzun antrenmanları 6:00 pace civarında yaptığımdan, yarış ortalama hızını 7:30'lu hızlarda sabit bir hız hedefiyle yapmam belki çok daha uygulanabilir bir hedef olabilirdi.
Birlikte 10. km'deki ilk kontrol noktasına geldik. CP'ye 500 m kala ilk jelimi ve tuz hapımı aldım. CP'de de bir iki atıştırmalık aldıktan sonra hâlen dolu olan suluklarımı doldurmaya gerek duymadan birlikte CP'den ayrıldık. Sabit tempoda devam ediyorduk. Özgür Hocam 13. km'ye yaklaşırken bana Olips şeker ikram etti. İkramını geri çevirmedim ve iyi gitti. Basit ama bundan sonraki uzun antrenmanlarımda ve yarışlarda kullanabileceğim bir detay olarak tecrübe etmiş oldum.
14.km'de her 20 ve 30 km'lerde oluşturacağımız üçgenlerin ilk köşesine geldik ve ilk bilekliğimizi aldık. Tuz Gölü yarışının bu kendine has bir özelliği. 20 ve 30. km'lerde çizdiğiniz iki üçgen sayesinde tekrar aynı kontrol noktasına gelirsiniz. Gerçekte zaten yalnızca bir kontrol noktası var yarışta. Bu üçgen çizdiğiniz bölümlerde kestirmeyi engellemek için üçgenlerin köşelerinde bileklikler olur. Üçgenlerin köşelerinden aldığınız bileklikleri tekrardan kontrol noktasında göstermeniz gerekir.
Bilekliğimizi alıp üçgenin diğer kenarında koşmaya başladığımızda artık güneş batmaya başlamıştı. Bu esnada manzarayı göstermek için eşimi aradım. Özgür Kaplan ile sohbet muhabbet keyifle gidiyorduk. Tempomuz 6:30 civarlarında sabitti.
| Geometrik Parkur |
15.km'ye geldiğimizde güneşi batırdık. Güneşin batmasıyla hafifçe yıldızlar da belirmeye başladı ve Özgür Kaplan'ın uyarısıyla ilk yıldız kaymasına tanık olmuştuk. Yıldız kaymasını görür görmez ilk dileğimi sesli bir şekilde dile getirdim:
"İnşallah bu yarışı sağlıkla bitiririm."
Gece boyunca epey bir yıldız kaymasına denk geldim. Yeri geldikçe anlatacağım. Bu ilk yıldız kaymasını gördüğümüzde daha önce Tuz Gölü'nde birkaç kez koşan Özgür Hocam buradaki gece manzarasına bayıldığını ve burada gece koşmayı çok sevdiğini söyledi. Ben de çok sevdim.
Hâlen önümüzü görebildiğimizden kafa lambasını henüz açmaya gerek duymadık. 17.
km civarında ikinci bilekliğimizi alarak üçgenin son kenarına dönüp 20. km
CP'sine doğru ilerlemeye devam ettik.
20.km CP'sinde suluklarımdan birini doldurdum. Çubuk kraker, salatalık ve
jelibondan azar azar aldım. Bu arada CP'ye girmeden hemen önce, saat 20:00'yi
gösterdiğinde ikinci jelimi ve tuz hapımı zaten almıştım. CP'de yine çok
oyalanmadık. Elime bir parça muz alarak yürüye yürüye CP'den ayrıldım.
Bu CP'den ayrılırken artık karanlık iyice çökmüş ve kafa lambalarımızı yakmıştık. Kafa lambasını açmamızla görüntü tamamen değişti. Önümüzdeki bembeyaz çöl aydınlandı, işaretlemeler önümüzde yerdeki yıldızlar gibi parlamaya başladı.Gündüz gözü alan o kör edici beyazlık, yerini başka bir gezegenin donmuş okyanusunda adımlama hissine bırakmıştı. Gökyüzündeki yıldızlar ve yarım ay ise yalnızca Tuz Gölü'nü değil zihnimizi de aydınlatıyordu.
Daha önce kendi köyümüzde, küçükken dayımların Anamur Ören'deki yazlıklarında gökyüzünün ışıl ışıl hâllerine bir çok kez tanık olmuştum. Ama uçsuz bucaksız Tuz Gölü üzerindeki gökyüzü manzarası kolay kolay deneyimleyemeyeceğiniz bir ziyafetti gerçekten. Kafamı kaldırıp doya doya izledim gece boyu. Ayaklarımızın altında tuz kabuğunun her adımda çıkardığı o kuru çıtırtı, sonsuz düzlükteki mutlak sessizliğin âdeta tek ritmi hâline gelmişti.
Nabzım hâlen yüksekti, 160'lı nabızlara yaklaşmıştım hatta. CP'den hemen sonra 22. km civarında daha önce birkaç kez karşılaştığımız bir koşucu çifte yetiştik. Yunus ve Chiara Lüksemburg'dan geliyorlardı. Özgür Hocam ile tanışıyorlardı. 3 yıl önce yine Tuz Gölü'nde denk gelmişlerdi. O sene çok rüzgâr vardı. Yunus ve Chiara'nın çadırları bu rüzgâra dayanamayıp kırılıyor. Yanındaki çadırda da Özgür Kaplan kalıyor. Özgür Kaplan yine 100 mil koşmuş o sene. Gece zaten yarışta olduğundan çadırını onlara veriyor ve böylece geceyi o rüzgârda atlatabiliyorlar. Ne tesadüf ki 3 sene sonra bu sefer de parkurda denk geliyorlar. Koşularda başlayan dostluklar hep bu tarz çok anlamlı ve değerli hikâyeler barındırıyor kendi içerisinde.
Yunus, Chiara, Özgür Kaplan ve ben yaklaşık 10 km boyunca 4'lü bir grup hâlinde 20. ve 30. km arasını birlikte koştuk. Sabit tempo 6:30-6:40 devam ediyorduk. Bu arada yavaşlamaya başlayan 3-4 koşucuyu geride bıraktık. Nabzım 25. km'ye kadar 165 civarlarında seyrediyordu. Sonra bant nabzımı sağlıklı göstermemeye başladı. 30. km'ye yaklaşırken yorgunluk hissiyatım bir anda artmaya başladı. 30. km CP'sine geldiğimde biraz daha fazla zaman geçirdim. Sularımı tamamen doldurdum. Haşlanmış patates, çubuk kraker yemeye çalıştım. Bu arada saatler 21:00'i gösterdiğinde, 28. km civarı üçüncü jel ve tuz hapımı da aldım. Midem ilk defa bu CP'de pek bir şey almadı. 3-4 dk sonra elimde yine bir parça meyve ile yürüyerek CP'den ayrıldım. Geçen sene 40k koşarken de ilk 30k'yı istikrarlı bir tempoyla 3 saat civarında geçmiştim. Ancak son 10 km'de sıcağın da iyice kendini hissettirmesiyle performansım tamamen düşmüş ve yürü-koş tempoyla yarışı bitirebilmiştim.
30–40. km: Gecenin İlk Duvarı ve Ulaşılamayan Işıklar
Bu yarış özelinde bir parantez açmam gerekirse; yarışın ilk 10 km'sinde zaten dinç oluyorsunuz ve nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. 20. ve 30. km'lerde üçgen çizmek, köşelerde alınan bileklikler koşuyu oyunlaştırıyor ve keyifli hâle getiriyor. Ama o 40. km dönüşü... İlk 10 km'yi koştuğunuz yerden geri dönüyorsunuz ve bu kısım bitmiyor. Tuz Gölü'nde 3 defa farklı mesafeler koşsam da her seferinde hissiyatım aynı oldu bu bölümde.
Bu sene her ne kadar gece koşuyor olsak da 30. km CP'sinden çıkarken durumum çok benzerdi. Yaklaşık 1 km hızlı yürüyüş temposuyla geçtikten sonra 32. km'de tekrardan koşmaya başladım. Ben yürürken Özgür Kaplan ve 10k birlikte koştuğumuz Yunus ve Chiara da koşarak devam etmişler ve aramızdaki fark açılmıştı. 36. km'ye kadar iyice yavaşlayarak ama yine de koşarak devam edebildim. 37. km'de iyice yavaşladım, bacaklar zor kalkmaya başlamıştı. Bu arada midem de iyice kötü oldu. Canım hiçbir şey yemek istemiyordu.
Aslında bugün dönüp baktığımda matematik ve dinamik netti. İlk 30 km ne kadar tasarladığım hızlarda koşmuş olsam, kendimi iyi hissetsem de bu yanıltıcıydı. Nabzım yüksekti. Uzun antrenman hızlarıma yakın bir tempoda koşmuştum. Nabız yüksekliği; 30. km sonrası yorgunluk ve tükenmişlik hissiyatı olarak kendini göstermiş, midem bundan etkilenmiş ve mental olarak da etkilenmeye başlamıştım.
38-40. km'ler arası tamamen hızlı yürüyüş temposuna geçtim. Arada biraz daha koşsam ulaşacakmışım hissiyatı uyandıran yıldızları ve gökyüzünü seyretmeyi ihmal etmiyordum. Derken bir yıldız kayması daha gördüm. Aynı dileği yineledim; bu yarışı sağlıkla bitirmekti dileğim.
Yürürken ekip arkadaşlarımdan Nazan ve Servet Abi acaba ne yaptı diye düşünmeye başladım. Benim önümdeydiler ancak 30k sabit ve fena olmayan bir tempoyla geldiğimden aramız çok da açılmamıştır diye aklımdan geçirmeye başladım.
30-40 km arası yarışın ön grubu, başta bu sene inanılmaz bir parkur rekoru kıran Özgür Sancak olmak üzere karşıdan gelmeye başladı. 38. km'ye kadar ilk 5 sıradaki koşucu ile selamlaştık. 38'den sonra iyice yavaşlayınca karşıdan gelenlerin sayısı artmaya başladı. Bu esnada Nazan ile de karşılaştık. Dinç görünüyordu, koşuyordu. Servet Abi'yi sordum. Belki moralimi bozmamak için Servet Abi'nin 40. km'de yarışı bıraktığını söylemedi.
Yürümeye devam ettikçe 20-30. km'ler arası geçtiğim pek çok koşucu beni tekrar geçmeye başladı. 30 km yoldaşlık ettiğimiz Özgür Kaplan da karşıda belirdi; selamlaşıp devam ettik.Yaklaşık 5 km'dir uzaktan gördüğüm ama bir türlü varamadığım ana kontrol noktası (Dropbag CP) ışıkları artık iyice yakınımdaydı. Yürüyüş temposuyla CP'ye girdim.
Yarışı henüz 40. km'de bırakmayı hiç istemiyordum. Ama genel hâlim, son üç km yürürken bırakma fikrini kuvvetli bir seçenek hâline getirmişti. Kafamdan ilk geçen, CP'de oturup uzun bir dinlenme seansı geçirmek ve sonra durumuma bakmaktı.
40. km CP: Veli Abi'nin Sandviçi ve Kırılma Eşiği
Dropbag CP girişinde beni Veli Abi karşıladı. Veli Abi, Tuz Gölü 100 mil konusunda Peri Kartin ekibimizde en büyük ilhamı yaratan kişidir. Geçen sene son gün 100 mile kaydolmuş; kaydolmakla kalmamış, çok şık bir bitiriş ile genel klasman birincisi olmuştu. Hatta süresi 21 saat altında olduğundan bu derecesiyle Spartathlon kura hakkı da kazandı ve bu sene kura sonucu katılım hakkı elde ederek ülkemizi Spartathlon'da temsil edecek atletler arasına adını yazdırdı.
| Bitik bir şekilde geldiğim 40.km CP'si |
CP girişinde ilk gördüğüm sandalyeye hemen oturdum. Yeleğimi çıkardım. Veli Abi bana bir çorba hazırladı, çantamı getirdi. CP'ye girdiğimde kendimi hiç iyi hissetmiyordum. O anda arkadaşlarımın çektiği videolarda bunu daha net gördüm; betim benzim atmış, bitik durumdaydım. Canım hiçbir şey istemiyordu ama biraz bekledikçe birazcık çorbadan içebildim. Dinlendikçe kendime biraz daha geldim. Bir iki parça karpuz ve kraker de ağzıma attım. Yaklaşık 15 dakika dinlendikten sonra tişörtümü değiştirdim, jellerimi ve tuz haplarımı tazeledim. Bu tur için hazırladığım çantada rüzgârlığım vardı ancak ani bir kararla yanıma almadım. Katlanmış hâlde çantada kaldı. Hava epey sıcaktı ve o an bunun ilerleyen saatlerde bir sorun teşkil edeceği ihtimalini anlık bir kararla ihmal ettim.
Ayağa kalktım, son hazırlıkları yaptım. Artık gitmeye hazırdım. CP'ye girdiğimde kafamdaki bırakma düşüncesi tamamen silinmişti; gittiği yere kadar devam edecektim. Veli Abi CP'den çıkarken ekmek arasına kaşar peyniri koyarak elime bir sandviç tutuşturdu. Almak istemedim ama bu tarz uzun yarışlarda yemeden olmayacağını bana o sırada bir kez daha hatırlattı. Veli Abi'nin 40. km'de yarışı bırakmamamdaki katkısı gerçekten çok büyük. En çok da yaptığım antrenmanları bana o an hatırlatması ve bitireceğimi söylemesi beni çok motive etti. Tam çıkarken Servet Abi'yi de sordum; yarışı 40. km'de bıraktığını orada öğrendim. Ama ben dinlenme ve yapılan bakımla yavaş yavaş da olsa devam etmeye hazırdım. Önceki uzun yarış tecrübelerimden toparlayabileceğimi biliyordum.
41–60. km: Tuzda Yankılanan
Türkü
CP'den arkadaşlarımın alkışlarıyla koşarak çıktım. Elimde sandviçim, ilk 2 km'deki yer yer sulu balçık bölümü yürüyerek geçmeye karar verdim. CP'den çıktığımda arkamdaki 8-10 koşucuyla selamlaşarak 2 km yürüyerek devam ettim. Elimdeki sandviçi de ağzımda geveleye geveleye ilerledim.
Yarış haftası yapay zekâ ile oluşturduğum avatarımla kısa bir video üretmiştim. Bu videoda avatarım, "Uzun İnce Bir Yoldayım" türküsünün sözlerini şiir şeklinde söylüyordu Tuz Gölü üzerinde; gece karanlığında ve gündüz sıcağında ilerlerken... Bu videoda avatarıma ezgili bir şekilde, orijinal türkü formatında söyletmeyi başaramamıştım. Paylaşırken de videoda geçen 85. ve 135. km'lerde türküyü kendim söyleyeceğimi yazmıştım. Kısmet 41. km'de söylemekmiş.
Yapay zekâ avatarımın dijital piksellerle mırıldandığı o dizeler, şimdi gecenin zifiri karanlığında, etten kemikten bir nefesle ve ciğerlerimin tüm gücüyle tuz çölünün ortasında yankılanıyordu. Son teknolojinin yapaylığı ile ultra maratonun en ilkel, en çıplak hakikati arasında kusursuz bir köprü kurulmuş gibiydi.
"Uzun İnce Bir Yoldayım"ı uzun uzun söyledim kendi kendime bağırarak. Söyledikçe bir rahatlama geldi. Gelen dinginlikle daha rahat ilerlemeye başladım. Bu arada elimdeki sandviçin de yarısını bitirmiştim. Hâlen canım jel vb. şeyler istemese de 40. km dönüşündeki bulantı hissim de geçmişti.
44.km'de sandviçimi bitirirken artık kendimi iyi hissetmeye başladım ve tekrar
koşmaya koyuldum. Durmadan, 7:00 civarı hızlarda olsa da koşabiliyordum.
Koştukça keyfim iyice yerine geldi. Artık saat gece yarısına geliyordu. Saat
20:00'den itibaren gökyüzünü aydınlatan yarım ay artık arkamızda kaybolmak
üzereydi. Ayın kaybolmasıyla yıldızlar daha da bir belirginleşti. Yukarıya
baktığımda gördüğüm takımyıldızlar anında içimi aydınlatıyordu. Derken bir
yıldız kayması daha gördüm. Dileğim yine aynıydı: Yarışı sağlıkla bitirmek
istiyordum. Bu arada kafa lambamın aydınlattığı beyaz Tuz Gölü manzarası da
gecenin karanlığında bambaşka, cezbedici bir hâl aldı.
Yaklaşık 6 km uygun tempoda 50. km CP'sine kadar koşabildim. Koşmaya başlamamla motivasyonum tamamen yerine gelmişti. 50. km CP'sine geldiğimde yine patates, cips, kraker yedim; sularımı doldurdum. Canım hâlâ jel yemek istemiyordu. İlk 40'taki CP'lerdekinden biraz daha fazla zaman geçirip yine yürüyerek CP'den ayrıldım. 51. km'de tamamen yürümüşüm. Yarışın bu bölümünde de zemin 3-4 km'lik kısımda yine yumuşaktı bu sene. 52. km'de koşmaya çalışsam da bacaklar 50 km'ye giderkenki gibi değildi. 8'li 9'lu tempolarla 54. km'ye kadar geldim. Zemin yumuşaklığının artmasıyla 54 ve 55. km'lerde iyice yürüme temposuna geçtim tekrar. Bu arada aklım cebimdeki tuzlu leblebiye gitti. Bir avuç yedim ve epey iyi hissettirdi. Üçgenin ikinci kenarına yaklaşırken yabancı bir koşucu 55. km sonlarında bana yetişti. Onun yetişmesiyle biraz kendime geldim ve tekrar koşmaya başladım. Aslında bu bölümde koşacak gücü bacaklarımda hissediyordum. Ancak bu tarz yarışlarda yürümeye de kolay alışabiliyorsunuz. Yürüyerek de yarış bitmiyor maalesef. 55'ten sonra 7'li 8'li tempolarla koş-yürü yaparak tekrardan bir nebze de olsa hızlandım.
60–75. km: Yeni Bir Hedef ve İki Özgür
60. km CP'sine yaklaşırken uzun süre sonra jel yiyebildim. Yarışın üçte birlik kısmı bitmişti. CP'de soda ve kola içerek ve birkaç parça tuzlu yiyecek ağzıma atarak 70. km üçgenine devam ettim. 60-65. km'ler arasını 7'li 8'li hızlarla koş-yürü devam ettirebildim. Sıkıldıkça göğe bakıyordum ve muhteşem gökyüzü görüntüsü her seferinde içimi ferahlatıyordu. 8-9 saati aynı yerde geçirdikten sonra artık koşmaktan ve yürümekten sıkılabiliyorsunuz keza.
67. km'den sonra enerjim tekrardan düşmeye başladı. Koş-yürü ile 70. km'ye kadar ilerledim. Yarışın bu aşamasında iyice yavaşlamam ve 80. km dönüşümün sabahı bulacak olmasıyla kafamda yeni bir hedef belirmeye başladı. Bu hedefi artık 6. defa karşılaşıp samimiyetimizin arttığı CP'deki görevlilerle de paylaştım. Yeni hedefim 100-110 km koşup en uzun koştuğum mesafe olan 101 km'yi geçerek yarışı bırakmaktı. Sabah 07:00'de başlayacak 40k ve 80k parkurundaki koşucularla da bu esnada karşılaşırım ve o motivasyonla bir 20-30 km daha ilerleyebilirim diye geçiriyordum aklımdan. O km'lere geldikten sonra yine durumuma son bir kez bakabilirdim ama akşama kadar güneş altında koşmayı kesinlikle istemiyordum. İki defa koştuğum 40 km parkurunda deneyimlediğim şekilde, saat 10:00'dan sonra iyice yakıcı hâle gelen güneşe ancak 3-4 saat katlanacak şekilde zihnimi hazırladığımı o anda daha net fark ettim.
70. km CP'sinde yediğim şeyleri biraz daha çeşitlendirebildim. Tam CP'den ayrılırken hızlı bir koşu temposuyla bir koşucu uzaktan belirdi. CP görevlileri kim olduğu konusunda emin olamasalar da bu saatte bu tempoyla koşacak tek kişinin Özgür Sancak olduğunu hemen anladım. Rekora gidiyordu. Yarışın 110. kilometresindeydi.
O an zihnimde parkurun bana sunduğu aynı isimdeki iki Spartathlon kahramanı ve
aynı zamanda da iki farklı kutup bir araya geldi: Biri yarışın ilk saatlerinde
yan yana adımladığımız, bana sabrın ve bilgeliğin ritmini fısıldayan Özgür
Kaplan; diğeri ise gecenin karanlığını yarıp geçen fırtınanın ta kendisi, Özgür
Sancak... Biri dengenin ve dinginliğin aynasıydı, diğeri ise saf iradenin ve
hızın...
Özgür Sancak ile sanırım parkurda 3-4 kez karşılaştık. İlk gördüğümde nasılsa
son gördüğümde de aynı odaklılıkta ve tempodaydı.
75–80. km: Yanılsamalar ve Şafak Ayazı
74. km'ye kadar yavaş yürüyüşten biraz hızlı tempolarla ilerlemeye devam ettim. 75. km'de bir yıldız kayması daha gördüm. İlk defa bu sefer dileğim yarışı bitirmek olmadı. Bu km'lerle beraber karşıdan gelen koşucuların kafa lambaları farklı şekillere bürünmeye başladı. Bir koşucuyu uzaktan gelen bir robot gibi gördüm. Parıl parıl parlayarak bana geliyor ve kollarıyla ayaklarıyla değişik hareketler yapıyordu. Hemen ardından başka bir koşucuyu da ışıklı bir cüce gibi gördüm. Belki de izlediğim bir videonun etkisi; kendi etrafında dönüyor gibiydi.
77.km'de bir kez daha Nazan ile karşılaştım. Yanında bir koşucu ile birlikte koşmaya devam ediyordu. Onu gönülden alkışlayarak devam ettim. Artık bacaklarım kalkmamaya başladı ve 78. km itibarıyla tamamen yürümeye başladım. Amacım 80 kilometre CP'sinde ayakkabılarımı ve üstümü tamamen değiştirip, ayağıma bu yarışa özel aldığım soğutma spreyini sıkarak temizleyip bir ağrı kesici almak ve 40 kilometre CP'sinde olduğu gibi uzun süre dinlenip kendime gelerek devam etmekti.
75. km'ye kadar üzerimdeki tişört gayet yeterli geldi ve neredeyse terlemeden, inceden esen rüzgâr hoşuma da giderek koştum. Tamamen yürümeye başlamamla üşümeye başladım. 10-15 dk böyle devam ettikten sonra kollarımı ellerimle ovuşturarak ısıtmaya çalıştım. Çok üşüyordum. Adımlarım kendiliğinden kısaldı. Vücudum ısınmak için ne varsa harcıyordu; yürümeye ayıracak bir şey kalmamıştı.
Bu arada saat 06:00'ya yaklaşmış, gün ağarmaya başlamıştı. Yanımda uzun kollu bir üst yoktu. Rüzgârlık kırk kilometre geride, çantada, katlanmış hâlde duruyordu. Son anda 40 km CP'sinde yanıma almama kararı vermiştim. Ne kadar yanlış bir karar olduğunu deneyimleyerek anladım.
Üşümenin etkisiyle aşırı derecede uykum gelmeye başladı. 2024'te koştuğum 100 km yarışında da gece hiç uykum gelmemişti ancak gün ağarırken gözlerim iyice ağırlaşmaya başlamıştı. 79. kilometre içinde neredeyse ayakta uyumaya başladım. Hatta karşıdan gelen, 80 km CP'sinden çıkan koşuculardan bir kısmı iyi olup olmadığımı sordu. Yalpalaya yalpalaya gidiyordum. İşte o anda ilk defa 80. kilometrede yarışı bırakma fikri derin bir şekilde beynime girdi. Gün tamamen ağarırken 80. kilometreyi yine çok yavaş geçebildim. Hemen ileride gördüğüm bitiş ve kontrol noktasına bir türlü ulaşamıyordum.
Nihayet son üç kilometreyi 40 dakikadan uzun bir sürede yürüyerek 80 kilometre kontrol noktasına vardım. Kontrol noktasına varır varmaz daha önce çantamdan yanıma almadığım rüzgârlığımı giydim ve sıcak bir şeyler istedim. Görevlilere de net bir şekilde yarışı bırakacağımı söyledim. Bir süre kapüşonumu da çekerek rüzgârlıkla, dinlenme amaçlı konulan şezlongların üstünde oturduktan sonra saatime baktım.
Ekranda 80 km'yi biraz geçen bir rakam vardı ve durdur tuşuna basmak tahmin
ettiğimden kolay oldu. Asıl zor olan bir sonraki saniyeydi. On iki saati aşkın
süredir tek bir şey yapıyordum ve o şey artık yoktu. Kalabalık, sabah
kalkanların telaşı, Dropbag CP, hepsi bir anda benden bağımsız bir hayata
dönüştü.
Yarış benim için bitmişti. Uzun süredir hayal ettiğim hedefim bu sefer
gerçekleşmemişti. Aynı zamanda bu, 8 yıllık koşu hayatımda bıraktığım ilk yarış
oluyordu. Aslında son iki ay antrenman açısından yarışa iyi hazırlanmıştım.
Ancak zihinsel açıdan çok da iyi hazırlanamadığımı yarış esnasında ve
sonrasında net bir şekilde fark ettim.
Nazan büyük bir mental sınav verip, harika bir performans göstererek yarışı genel klasman şampiyonu olarak 21 saat 39 dakikada bitirdi. Bu yarışa zihinsel hazırlığın ne kadar önemli olduğunu hepimize gösterdi.
| 100 Mil Genel Klasman Şampiyonu Nazan Elçin |
Bu arada Mersin'de kendi hâlimizde kurduğumuz, son derece organik ve sıfır hiyerarşi ile devam ettirdiğimiz Peri Kartin koşu grubumuzdan bir sene ara ile erkekler ve kadınlarda genel klasman şampiyonları çıkarmak bambaşka bir gurur ve motivasyon kaynağı oldu. Üstelik 22 saat altında bitirdiği için Spartathlon kurasına da hak kazandı.
Yarışı bitirdikten 10 dk sonra Özgür Kaplan'ı bitiş noktasında gördüm. Bu saatte yarışı bitirmesi imkansızdı. Yanına yaklaşıp sorduğumda o da 50. km'de yarışı bıraktığını söyledi. İş yoğunluğu ve yorgunluk nedeniyle vücudu bu yarışta ona da o kadar izin vermişti.
Startta selamlaştığımız Göksel de benim gibi 80k'da bırakmıştı. Yarışa başlayan koşucuların yine %50'ye yakını yarışı bıraktı. 10 km birlikte koştuğumuz Yunus ve Chiara ise 29 saat sürse de yarışı birlikte bitirmeyi başardılar.
Veli Abi ise Spartathlon'un son uzun antrenmanı niyetine gece bana destek olup sabah kalkıp koştuğu 80k yarışını bu sefer de genel klasman ikincisi olarak bitirmeyi başardı.
Doğacak Yeni Güneş: Turnusol Kağıdı
Tuz Gölü 100 mil benim için çok değerli, paha biçilemez bir macera oldu. Hatalarımı, eksiklerimi bir turnusol kâğıdı gibi ortaya çıkaran bir deneyimdi.
Âşık Veysel'in türküsü yolu bitirmekten bahsetmez. Yolda olmaktan bahseder. 41. kilometrede bağıra bağıra söylerken bunu tam idrak edemedim. Ama 80'de saatimi kapatırken anladım. Hedeflediğim yolu bitiremedim ama o gece yoldaydım.
Yarış bittiği andan itibaren bir an önce bir yıl geçse de tekrardan gitsem, orada 100 mil koşsam diye aklımdan geçiriyorum. Bu hayalin gerçekleşeceğine de yürekten inanıyorum.
Tuz Gölü'nün altında manyetik alan olduğu ile ilgili bazen abartıya kaçan bir
inanış vardır. Bu, Tuz Gölü'ndeki 3. koşumdu. Yaz sıcağında hem hazırlık hem de
uçsuz bucaksız düzlükte yarış koşmak her ne kadar zor olsa da bir kuvvet beni
her seferinde geri çekiyor. Pusulası olmayan bir çekim bu. Bir yıl sonra aynı
çizgide, aynı tarihte, aynı saatte, ayaklarımın altında aynı hışırtıyla
durabilmek dileğiyle.
Organizasyonun yarış sonrası Özgür Kaplan ile birlikte çektiği yarış
fotoğrafımı paylaşırken Can Bonomo'nun Güneş şarkısını kullandım.
Şarkıda da dediği gibi;
Sen korkma yeniden doğar güneş,Tut cebinde ne kaldıysa hatalarından,
Koy kendini kendi yerine,
Korkarsan adım atmaktan ya da tut ki derinlere dalmaktan,
Sen korkma yeniden doğar güneş...
Yorumlar
Yorum Gönder